Pumpkin Harmony - Outer Space Ep (Full)

Beatport
www.beatport.com/release/outer-space/1226000
Amazon
www.amazon.com/gp/product/B00HT7…481248&sr=8-4
ITunes
itunes.apple.com/us/album/outer-s…e-ep/id795024497


Hepimiz O’nu bekliyoruz. Hepimiz yüzyıllardır O’nu bekliyoruz. 
Bazılarımız, Galata köprüsü üzerindeki kalabalıktan bunalıp Haliç’in kurşuni 
mavi sularına kederle bakarken, bazılarımız, Surdibi’ndeki iki göz odayı bir 
türlü ısıtmayan sobaya odun atarken, bazılarımız Cihangir’in arka sokağındaki 
Rum apartmanının o hiç bitmeyen merdivenlerini çıkarken, bazılarımız ücra bir 
Anadolu kasabasında, meyhanede arkadaşlarla buluşma saati gelsin diye, 
İstanbul gazetesindeki bulmacayı çözerken, bazılarımız da o gazetede sözü 
edilen ve resmi basılan uçaklara binmeyi, aydınlık salonlara girmeyi, güzel 
gövdelere sarılabilmeyi hayal ederken, O’nu bekliyoruz. Ellerimizde yüz kere 
okunmuş gazetelerden katlanmış kese kağıtları, en ucuz plastikle yapıldığı 
için, içindeki elmaları da sentetik bir kokuyla kokutan torbalar, avuç 
içlerimizde ve parmaklarımızda morumsu izler bırakan pazar fileleri, çamurlu 
kaldırımlarda hüzünle yürürken de O’nu bekliyoruz. Cumartesi akşamları 
şişeleri ve camları kıran erkeklerle, dünya güzeli kadınların doyum olmaz 
maceralarını seyrettiğimiz sinemalardan yalnızlık duygusunu arttıran 
orospularla yattığımız kerhanelerin sokağından, küçük saplantılarımız var diye 
acımasız arkadaşlarımızın bizimle alay ettiği meyhanelerden ve gürültücü 
çocukları bir türlü uyuyamadığı için radyolarındaki tiyatroyu bile tadını 
çıkararak dinleyemediğimiz komşu evinden dönerken, hepimiz O’nu bekliyoruz. 
Bazılarımız O’nun arsız çocukların sapanlarıyla sokak lambalarını kırdıkları 
arka mahallelerin karanlık köşelerinde ilk görüneceğini söylüyor, bazıları da 
Milli Piyango, Spor Toto, çıplak kadınlı dergi, oyuncak, tütün, prezervatif ve 
her türlü ıvır zıvır satan günahkarların dükkanlarının önünde. Nerede, ama 
nerede ilk görünürse görünsün, ister küçük çocukların günde on iki saat kıyma 
yoğurduğu köfteci dükkanlarında, ister binlerce gözün tek bir isteğin 
bakışıyla yanarak tek bir göze dönüştüğü sinemalarda, ister melek kadar 
günahsız çobanların mezarlıklardaki servilerin büyüsüne kapıldığı yeşil 
tepelerde ilk ortaya çıksın, O’nu ilk gören talihlinin hemen tanıyacağını ve 
sonsuzluk kadar uzun ve bir göz kırpma kadar kısa süren bekleyişin sona erip, 
kurtuluş vaktinin geldiğinin hemen anlaşılacağını söylüyor herkes.
Kuran bu konuda yalnızca harfleri okumasını bilenler için açık (`El 
İsra’ Suresinin 97. ayeti, `Ez-Zümer’ Suresinin Allah’ın Kuran’ı “birbirine 
benzer ve çift inzal” ettiğini söyleyen 23. ayeti vs.) Kuran’ın inişinden üç 
yüz elli yıl sonra yazan Kudüslü Mutahhar İbn Tahir’in `Başlangıç ve Tarih’ 
adlı kitabına göreyse, bu konudaki tek kanıt, Muhammed’in “adı, görünüşü ya 
da işi benimkini tutan birinin yol göstereceği” yolundaki sözleri ya da bu ve 
benzeri hadislere kaynaklık eden öbür tanıklıkların şahitlikleri. Bundan gene 
üç yüz elli yıl sonra, Şiilerin Samarra’daki Hakim-ül Vaki Türbesinin yer 
altındaki mahzeninde, O’nun zuhur etmesinin törenlerle beklendiğini İbn 
Batuta’nın `Seyahatname’sinde kısca değindiğini biliyoruz. Otuz yıl sonra ise, 
Firuz Şah’ın kâtibine yazdırdığına göre, Delhi’nin sarı ve tozlu sokaklarında, 
O2nu ifşa edeceği harflerin esrarıyla birlikte bekleyen binlerce mutsuz 
varmış. Yine aynı yıllarda, İbni Haldun’un O’nun ortaya çıkışıyla ilgili 
hadisleri aşırı Şii kaynaklarından ayıklayarak tek tek ele aldığı 
`Mukaddime’sinde, bir başka noktanın yeniden üzerinde durulduğunu biliyoruz: 
O’nunla birlikte Deccal’in, Şeytan’ın ya da frenklerin anlayış ve diliyle 
söylersek Anti-Christ’in görüleceği ve o kıyamet ve kurtuluş gününde O’nun 
Deccal’i öldüreceği.
Şaşırtıcı olan şey ise, ücra bir Anadolu kasabasındaki evinde 
kurduğu bir hayâli bana yazan değerli okurum Mehmet Yılmaz’dan, ondan yedi yüz
yıl önce, bu hayâli kurup `Ankayı Mugrib’inde yazan İbn Arabi’ye, bizden bin 
yüz on bir yıl önce, O’nun kurtardıklarını peşine takıp İstanbul’u 
Hristiyanlardan feth edeceğini rüyasında gören filozof El Kındi’den, çok 
sonraları gerçekleşen bu rüyanın arka sokağında, Beyoğlu’ndaki bir 
manifaturacı dükkânında makaralar, düğmeler ve naylon çoraplar arasında O’nun 
düşünü kuran tezgâhtar kıza kadar, herlkesin büyük kurtarıcıyı düşlerken ve 
beklerken O’nun yüzünü bir türlü hayâl edememesi.
Oysa Deccal’i çok iyi hayal edebiliyoruz: Buhari’nin `Enbiya’sına 
göre, Deccal tek gözlü ve kızıl saçlıdır, `Hacc’ına göre, yüzünün üzerinde
kim olduğu yazılıdır; Tayalisi’ye göre kalın boyunlu olan Deccal, ondan bin 
yıl sonra, İstanbul’da hayâl kuran Hoca Nizamettin Efendi’nin `Tevhid’ine göre 
ise kırmızı gözlü ve kemiklidir. Benim ilk gazetecilik yıllarımda Anadolu’da 
çok okunan Karagöz gazetesindeyse, bir Türk cengâverinin serüvenlerinin 
anlatıldığı çizgi romanda, Deccal, yılık ve çarpık ağızlı çizilirdi. Henüz 
fethedilmemiş Konstantinopolis’in dilberleriyle sevişen cengâverimizin, 
inanılmaz hileleriyle boğuştuğu (bazılarını ressama ben önerirdim) Deccal, 
geniş alınlı, iri burunlu ve bıyıksızdı. Deccal’in hayâl gücümüzü bu kadar 
hareketlendirmesine karşılık, hepimizin beklediği kurtarıcıyı, O’nu bütün 
renkleriyle canlandırabilen tek yazarımız Doktor Ferit Kemal’in eseri `Le 
Grand Pacha’yı Fransızca yazıp, ancak 1870’de Paris’te yayımlayabilmesini 
bazılarımız edebiyatımız için bir kayıp olarak görüyorlar.
O’nu bütün gerçekliğiyle tasvir eden bu tek eseri, `Le Grand 
Pacha’yı Fransızca yazıldığı için Türk edebiyatının bir parçası olarak 
görmemek ne kadar yanlışsa, `Şadırvan’ ya da `Büyük Doğu’ gibi Doğucu 
dergilerde, bazılarının bir eziklik duygusuyla, Rus romancısı Dostoyevski’nin 
`Karamazov Kardeşler’indeki Büyük Engizitör parçacığının bu küçük risaleden 
yürütüldüğünü ileri sürmeleri de o kadar acıklıdır. Doğu’dan Batı’ya, ya da 
Batı’dan Doğu’ya yürütülmüş eserler efsanesi, bana hep şu düşüncemi 
hatırlatır: Dünya dediğimiz rüyalar âlemi, bir uykudagezerin şaşkınlığı içinde 
kapısından giriverdiğimiz bir evse eğer, edebiyatlar da, alışmak istediğimiz 
bu evin odalarına asılmış duvar saatlerine benzerler. Şimdi:
1. Bu düşler evinin odalarındaki tıkırtılı saatlerin birinin doğru 
ya da yanlış olduğunu söylemek saçmadır.
2. Odalardaki saatlerden birinin öbüründen beş saat ileri olduğunu 
söylemek de saçmadır, çünkü aynı saatin yedi saat geri olduğu sonucu da aynı 
mantıkla çıkarılabilir.
3. Saatlerden biri dokuzu otuz beş geçeyi gösterdikten her hangi bir 
süre sonra, evdeki başka bir saatin dokuzu otuz beş geçeyi göstermesinden, 
ikinci saatin birincisini taklit ettiğini sonucunu çıkarmak da saçmadır.
Sayısı iki yüzü aşan mutasavvıfane kitap yazan İbn Arabi, İbn 
Rüşd’ün Kurtuba’daki cenazesinde bulunmadan bir yıl önce Fas’taydı ve Kuran’ın 
yukarıda sözünü ettiğim (dizgici şimdi sütunun üstündeysek “yukarıda” değil 
"aşağıda" yaz!) `El İsra Suresi’nde anlatılan, Muhammed’in bir gece Kudüs’e 
götürülüp oradan merdivenle (Arapçası Miraç) göğe çıkması, Cenneti, Cehennemi 
iyi bir syretmesi hikâyesinden (rüyasından) ilhamla bir kitap yazıyordu. 
Şimdi, İbn Arabi’nin rehberi eşliğinde göğün yedi katını nasıl dolaştığını, 
oralarda gördüklerini, rastladığı Peygamberlerle neler söyleştiklerini 
anlatışına ya da bu kitabı tam 35 yaşında (1198) yazışına bakıp, Nizam adlı bu 
rüyalardan çıkma kızın doğru, Beatrice’in yanlış; ya da İbn Arabi’ni doğru, 
Dante’nin yanlış; ya da `Kitab al İsra ile Makam al Asra’nın doğru, `Divina 
Commedia’nın yanlış olduğuna hükmetmek, demin sözünü ettiğim birinci cins 
saçmalığa örnektir.
Endülüslü filozof İbn Tufeyl’in ıssız adaya düşen bir çocuğun 
doğayı, nesneleri kendisine emziren bir geyiği, denizi, ölümü, gökleri ve 
`ilahi gerçekleri’ tanıyarak, orada tek başına yıllarca yaşayışını ta on 
birinci yüzyılda kaleme almasına bakıp, Hayy İbn Yakzan’ın Robinson Cruzoe’dan 
altı yüz yıl ileri olduğuna karar vermek; ya da ikincisinin eşyaları ve 
araçları daha ayrıntıyla anlatmasına bakıp İbn Tufeyl’in Daniel De Foe’dan 
altı yüzyıl geri olduğunu söylemek de ikinci cins saçmalığa örnektir.
Üçüncü Mustafa devri şeyhülislâmlarından Hacı Veliyyüdin Efendi, 
1761 yılı Mart ayında, bir cuma akşamı evine gelip yazı odasındaki muhteşem 
dolabı gören geveze bir dostunun, “Hoca Efendi, dolabın da aklın kadar 
karışıkmış!” yolundaki saygısız ve münasebetsiz sözü üzerine, ani bir ilhama 
kapılıp, hem aklında, hem de ceviz dolabında her şeyin yerli yerinde olduğunu, 
ikisini birbirine benzeterek kanıtlayan uzun bir mesnevi yazmaya başlamış. Bu 
eserde, iki kapaklı, dört gözlü ve on iki çekmeceli Ermeni işi o şahane 
dolapta olduğu gibi, aklımızın içinde de, saatleri, mekânı, sayıları, 
kâğıtları ve bugün `nedensellik’, `varlık’, `zorunluluk’ dediğimiz nice ıvırı 
zıvırı saklayan on iki göz olduğunu Alman Filozof Kant’ın saf aklın on iki 
kategorisini sıraladığı o ünlü eserini yayımlayışından yirmi yıl önce 
göstermesine bakıp Almanın onu taklit ettiği sonucunu çıkarmak da üçüncü cins 
saçmalığa örnektir.
Doktor Ferit Kemal, hepimizin beklediği büyük kurtarıcıyı, O2nu 
bütün canlılığıyla resmederken, yüz yıl sonra soydaşlarının kendisine bu 
türden saçmalıklarla yaklaşacağını bilseydi şaşmazdı; çünkü bütün hayatı 
kendisini bir rüyanın sessizliğine bırakan bir ilgisizlik ve unutuluş 
halesiyle çevriliydi zaten. Bugün, onun hiçbir fotoğrafta göremediğimiz 
yüzünü, bir rüyadagezerin hayâletimsi yüzü gibi düşleyebiliyorum ancak: Bir 
esrarkeşti. Kendisi gibi, Paris’teki birçok hastasını afyonkeş ettiğini 
Abdurrahman Şeref’in `Yeni Osmanlılar ve Hürriyet’ adlı küçültücü 
çalışmasından çıkartıyoruz. 1866’da -evet, Dostoyevski’nin ikinci Avrupa 
yolculuğundan bir yıl önce- belli belirsiz bir isyan ve hürriyet duygusu 
yüzünden Paris’e gitmiş, Avrupa’da yayımlanan Hürriyet ve Muhbir gazetelerinde 
bir iki makalesi çıkmış, ama Jöntürkler sarayla uzlaşıp tek tek İstanbul’a 
dönerlerken, o Paris’te kalmış. Başka bir iz yok. Kitabının önsözünde 
Baudelaire’in `Paradis Artificiels’inden sözettiğine göre, benim çok sevdiğim 
De Quincey’den haberliydi belki; belki de, afyonla deneylere de girmişti; ama 
O’nu anlattığı sayfalarda bu deneylerin değil, tam tersi, bugün bizim 
ihtiyacımız olan kuvvetli bir mantığın izleri görülüyor. Bu yazıyı, bu mantığı 
tartışmak, silahlı kuvvetlerimizin yurtsever subaylarına `Le Grand Pacha’daki 
karşı durulmaz düşünceleri tanıtmak için yazıyorum.
Ama bu mantığı anlamak için, önce kitabın havasına girmek gerekiyor. 
Mavi ciltli, 1861’de Paris’de yayımcı Poulet-Malassis tarafından kalınca bir 
saman kâğıda basılmış bir kitap düşünün. Yalnızca doksan altı sayfa. Bir 
Fransız ressama (De Tennielle) çizdirilmiş, o zamanın İstanbul’undan çok, 
bugünün taş binalı, kaldırımlı, parke kaplı İstanbul sokaklarına benzeyen, o 
zamanki taş hücrelerden ve ilkel işkence aletlerinden çok, bugünkü beton fare 
deliklerini ve askılı, manyetolu işkence aletlerini hatırlatan çevrelerin, 
eşyaların ve gölgelerin resimlerini düşünün.
Kitap, bir geceyarısı, İstanbul’un arka sokaklarından birini 
tasvirle açılıyor. Bekçilerin kaldırımları döğen bastonlarından ve uzak 
mahallelerde birbirleriyle boğuşan köpek çetelerinin ulumalarından başka 
hiçbir ses yok. Ahşap evlerin kafeslerle kaplı pencerelerinden hiçbir ışık 
sızmıyor. Bir soba borusundan çıkan belli belirsiz bir duman, kubbelerin 
üstüne inmiş inceceik sise karışıyor. Bu derin sessizlik içinde, boş 
kaldırımlarda yürüyen ayak sesleri duyuluyor. Herkes bir müjde gibi duyuyor bu 
tuhaf, yeni, beklenmedik ayak seslerini; hırka üzerine hırka giyip soğuk 
yataklarına girmeye hazırlananlar da, kat kat yorganlar altında rüya görenler 
de.
Ertesi gün ise, gecenin kasvetinden uzak güneşli bir şenliktir. 
Herkes O’nu tanımış, herkes O’nun O olduğunu anlamış, herkes karamsarlık 
zamanlarında hiç bitmeyeceğini sandığı acılarla yüklü sonsuzluk saatinin 
dolduğunu kavramıştır. Bu bayram havası içinde dönen atlıkarıncalar, barışan 
eski düşmanlar, elma şekeri ve macun yiyen çocuklar, birlikte şakalaşan 
kadınlar ve erkekler, çalıp oynayanlar arasındadır O. Güzel günlere 
götüreceği, zaferden zafere koşturacağı mutsuzlar arasında yürüyen üstün bir 
Kurtarıcı’dan çok, kardeşleri arasında yürüyen bir ağabeydir O. Ama, bir 
kuşkunun gölgesi de vardır yüzünde; bir düşüncenin, bir sezginin. İşte o 
zaman, sokaklarda böyle düşünceli düşünceli yürürken O, Grand Pacha’nın 
adamları O’nu yakalayıp şehrin taş kemerli soğuk zindanlarından birine 
tıkarlar. Geceyarısı, elinde bir kandil Grand Pacha O’nu hücresinde ziyarete 
gelir, bütün gece konuşur.
Kimdi Grand Pacha? Buna yazar gibi, ben de, okuyucunun kendi 
özgürlüğüyle karar vermesini istediğim için, bu çok kendine özgü kişinin adını 
bile büsbütün Türkçeye çeviremiyorum. Paşa olmasına bakıp bir büyük devlet 
adamı, bir büyük asker ya da büyük rütbeli herhangi bir asker olduğunu 
düşünebiliriz. Sözlerindeki mantığın doğruluğuna bakıp, aynı zamanda bir 
filozof ya da bizde çok görülen ve kendinden çok devleti, milleti düşünen 
kişilerde hissettiğimiz bir tür bilgeliğe erişmiş yüce kişi olduğunu da 
düşünebiliriz. Bütün gece o zindan hücresinde Grand Pacha anlatacak, O 
dinleyecektir. İşte Grand Pacha’nın O’nu susturan ve ikna eden mantığı ve 
sözleri:
1. Herkes gibi ben de hemen senin O olduğunu anladım (diye sözlerine 
başlar Grand Pacha). Bunu anlamam için yüzlerce, binlerce yıldır yapıldığı 
gibi, harflerin, rakkamların sırlarına, gökteki ya da Kuran’daki belirtilere 
başvurmama gerek kalmadı hiç. Kalabalığın yüzündeki sevinci ve zafer 
heyecanını görünce anladım senin O olduğunu. Şimdi, acıları ve kederi 
unutturmanı, kaybettikleri umudu vermeni, onları zaferden zafere koşturmanı 
bekliyorlar senden, ama sen bunları verebilecek misin onlara? Yüzyıllarca önce 
Muhammed mutsuzlara umut verebilmişti, çünkü kılıcıyla zaferden zafere 
koşturmuştu onları. Oysa, bugün imanımız ne olursa olsun, İslâmın düşmanların 
silâhları bizimkilerden çok daha güçlü. Hiçbir askeri başarı imkânı yok! 
Kendilerini `O’ diye tanıtan düzmece Mehdi’lerin Hindistan’da, Afrika’da 
İngilizlere, Fransızlara bir süre kök söktürmelerinden sonra, ezilip yok 
olmalarından, daha büyük yıkımlara yol açmalarından da belli değil mi bu? (Bu 
sayfalardan, yalnızca İslâmın değil, Doğu’nun Batı önünde büyük çaplı bir 
zafer kazanmasının da artık bir hayâl olduğunu gösteren askeri, iktisadi 
karşılaştırmalar var: Grand Pacha, Batı’nın zenginlik düzeyiyle Doğu’nun 
sefaletini gerçekçi bir siyasetçinin yapacağı gibi dürstçe karşılaştırıyor ve 
O, bir şarlatan değil, gerçekten O olduğu için, çizilen bu iç karartıcı resmi 
sessizce ve hüzünle onaylıyor.)
2. ama bu içler acısı sefalet, mutsuzlara bir zafer umudu 
verilemeyeceği anlamına gelmez tabii (diye devam ediyor Grand Pacha sözlerine, 
vakit geceyarısını çok geçmişken). Yalnızca `dış’ düşmanlarımıza karşı savaş 
açamayız. Ama ya içerdekiler? Bütün sefaletin, acılarımızın kaynağı içimizdeki 
günahkârlar, tefeciler, kan içiciler, zalimler ya da öyle oldukları halde 
sureti haktan gözükenler olmasın sakın? Mutsuz kardeşlerine bir zaferin ve 
mutluluğun umudunu yalnızca içimizdeki düşmana karşı açacağın savaşla 
verebileceğini sen de görüyorsun değil mi? O zaman, bu savaşın kahraman 
askerlerle, gazilerle değil, muhbirle, cellâtlarla, polisle, işkencecilerle 
birlikte verilecek bir savaş olduğunu da görüyorsun demektir. Umutsuzlara 
sefaletin sorumlusu olan bir suçlu göstermeli ki, onun başının ezilmesiyle 
cennetin yeryüzüne ineceğine inanabilsinler. Kardeşlerimize umut verebilmek 
için aralarındaki suçluları gösteriyoruz onlara. Onlar da, ekmek kadar umut da 
istedikleri için inanıyorlar. Suçluların aralarında en zeki ve en dürüst 
olanları, her şeyin bu mantıkla yapıldığını yapıldığını gördükleri için, 
cezaları infaz edilmeden önce, varsa eğer, küçük suçlarını bire on katıp 
anlatıyorlar ki, mutsuz kardeşleri hiç olmazsa biraz daha umutlanabilsinler. 
Bazılarını af bile ediyoruz, aramıza katılıp suçlu avına çıkıyorlar. Kuran 
gibi, umut da, yalnız vicdani hayatımızı değil, bizim dünyevi hayatımızı da 
ayakta tutuyor: Umudu ve özgürlüğü, ekmeği beklediğimiz yerden bekleriz çünkü.
3. Senden beklenilen bütün bu güç işleri başarabilecek kadar 
kararlı, kalabalıklar içinden suçluları gözünü kırpmadan çekip çıkarabilecek 
kadar adil ve pek istemeden de olsa, onları işkenceden geçirebilecek kadar, 
bütün bu işlerin üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu biliyorum: Çünkü 
O’sun sen. Ama bu umutla ne kadar oyalayabileceksin bu kalabalıkları? Bir süre 
sonra, işlerin düzelmediğini görecekler. Ellerindeki ekmek büyümediği için 
senden aldıkları umut da tükenmeye başlayacak. O zaman, kitaba ve her iki 
dünyaya olan inançlarını kaybetmeye başlayacaklar gene; kendilerini, bir gün 
önce yaşadıkları derin karamsarlığa, ahlâksızlığa, ruhsal sefalete 
kaptıracaklar. En kötüsü, senden şüphelenmeye, senden nefret etmeye 
başlayacaklar; polisler ve gardiyanlar yaptıkları işkencelerin 
anlamsızlığından öyle bir yorulacaklar ki, ne en son yöntemler oyalayacak 
onları, ne de senin onlara vermeye çalıştığın umut; darağaçlarından salkım 
salkım üzümler gibi sallandırılıveren talihsizlerin boşu boşuna kurban 
edildiğine karar verecekler. O kıyamet gününde, artık ne sana, ne senin onlara 
anlattığın hikâyelere inanacaklarını görüyorsundur. Ama daha kötüsünü de 
görüyorsundur: Hep birlikte inanacakları bir hikâye kalmayınca, hepsi tek tek 
kendi hikâyesine inanmaya başlayacak, herkesin kendi hikâyesi olacak, herkes 
kendi hikâyesini anlatmak isteyecek. Kalabalık şehirlerin kirli sokaklarında, 
bir türlü çekidüzen verilemeyen çamurlu meydanlarında, milyonlarca sefil, 
başlarının çevresinde bir mutsuzluk halesi taşır gibi taşıdıkları kendi 
hikâyeleriyle uykudagezerler gibi hüzünle gezinecekler. O zaman onların 
gözünde sen O değil, Deccal olacaksın artık, Deccal de sen! Bu sefer senin 
değil Deccal’in, O’nun hikâyelerine inanmak isteyecekler. Zaferle geri dönen 
ben ya da benim gibi biri olacak Deccal. O da bu mutsuzlara senin yıllardan 
beri onları kandırdığını, umut değil, onlara yalan aşıladığını, salında O 
değil Deccal olduğunu söyleyecek. Belki buna da gerek kalmayacak, ya Deccal’in 
kendisi ya da yıllardır senin kendisini kandırdığına karar vermiş bir mutsuz, 
bir geceyarısı, karanlık bir sokakta tabancasının kurşunlarını senin bir 
zamanlar kurşun işlemez sanılan ölümlü gövdene boşaltıverecek. Böylece, 
yıllarca onlara umut verdiğin ve yılarca onları kandırdığın için, artık alışıp 
sevmeye başladığın çamurlu sokakların, kirli kaldırımların birinde, bir gece 
ölünü bulacaklar.